Video Konferans ve Görüntülü İletişim

Günümüzde Skype (Windows Live Messenger ( öncesinde MSN Messenger)), ICQ, AIM, gTalk (Google Talk) gibi IM(Instant Messaging – Anlık Mesajlaşma) uygulamalarının yerini artık görüntülü ve sosyal iletişim araçları aldı. Skype’la Facebook’un ortaklığında olduğu gibi sosyal ortamların görüntülü uygulamalarla beraber kullanımında da artış söz konusu. Bu değişimi hızlandıran kuşkusuz teknolojideki öngörülen ama tahmin edilemeyen ilerleme hızı.

confirm

Özellikle geniş bant İnternet penetrasyonunun artışı ve kullanıcılarının alışkanlıklarının değişmesi bu evrimin temel hızlandırıcılarından. Bu değişimin ve gelişimin incelemesi detaylı bir yazı konusu olduğundan, bu konuyu Sayısal Uçurum konusunu (Digital Divide) da dahil ettiğim başka bir yazıda incelemeye çalışacağım. Bu yazıda ise bu değişim ve gelişimin biraz da son kullanıcı pazarının gölgesinde kalan kurumsal pazar tarafıyla ilgili olarak giriş yapacağım.phone1963videophone_ad

İlk video iletişim denemeleri, 1930’lu yılların sonlarında, video telefon olarak adlandırılabilecek şekilde Almanya’da gerçekleştirilmiş. Bu denemelerde CCTV teknolojisi kullanılarak şehirler arasındaki koaksiyel kablo ya da radyo iletişim hatları üzerinden görüntü ve ses iletilmiş. Sonraki yıllarda NASA tarafından da uzay uçuşlarında TV yayın sistemi üzerinde görüntü iletimi ve alımı yapılmış. Bu iletişim yöntemleri özel frekans ve kullanılan yöntemler sebebiyle maliyet açısında uygulanabilir olmaktan uzak olduğu için, farklı bir yöntem arayışı ortaya çıkmış. 1950’lerde yapılan bu denemelerde uygun olan cihaz azlığı sebebiyle yıllar boyunca çok kısıtlı kalmış. Video iletişimin ilk atlama tahtası, ISDN teknolojisinin daha yüksek bant genişliği ve dünya üzerinde neredeyse çoğu noktayı birbirine bağlayabilmesi olmuş. 1984 yılında kurulan PictureTel, 1986’da ürettiği video konferans sistemi ile ilk ticari video konferans sistemi üreticisi olarak kayıtlara geçmiş. 1990’lı yıllarda ağ ve sistem teknolojilerinin gelişmesi ile, pahalı ve ulaşılması zor olan video iletişim sistemleri yaygınlaşmaya başladı. 1990’lı inceledeğimizde, günümüzde pazar lideri konumundaki çoğu üreticinin o yıllarda kurulduğunu ya da ilk video konferans sistemlerini ürettiğini görebiliriz.

CUcollaboration

Moore yasası ve İnternet erişiminin hızlanıp genele yayılmasıyla video iletişim pazarı için yeni bir dönem 2000’li yıllarda başladı. Bu dönemde özellikle bant genişliğinin artışı ve görüntüleme sistemlerinin gelişmesi, video iletişim sistemleri üreticilerine görüntü kalitesini yükseltme imkanı sundu. Görüntü kalitesinin artışı aynı zamanda gerekli olan bant genişliğinin de artışı demek olduğu için, ITU ve MPEG tarafından belirlenen H.264 kodekleri yeni nesil sistemlere uygulanıldı. (Bu noktada H.264 video kodeğinin MPEG-LA tarafından lisanslandığını ve ticari ürünlerin H.264 kullanımı için bir bedel ödemesi gerektiği bilgisini unutmamak gerekir.)

RPXimages

Üreticiler, 2000’li yılların ortasından itibaren HD çözünürlük destekleyen ürünleri pazara sunmaya başladı. Zamanla ve teknolojinin gelişmesiyle HD sistemleri, daha yüksek çözünürlük ve çerçeve hızına sahip sistemler takip etti. Sistemlerin gelişmesi, görüntü kalitesinin yükselmesi ve daha erişilebilir hale gelmesi video iletişim pazarını büyütmeye başladı. Büyüyen video iletişim pazarı, video iletişim sistemleri üreticilerini de, bilişim sektörü devlerinin satın alma hedefi haline getirdi. Geçtiğimiz 5-10 yıllık süre içinde, video iletişim pazarı, hem pazar oyuncuları hem de kullanılan teknoloji olarak şekil değiştirdi. Bu değişimi de bir sonraki Teknoloji blog konusu olarak ele alacağız.

mac-gvc

Multitasking

Multitasking

Teknik terimlerin ve bazı özel kalıpların, başka dillerden Türkçe’ye tercümesi, hem oldukça zahmetli ve hem de çoğu zaman gerçek anlamını yansıtamayacak şekilde tercüme edilmesiyle sonuçlanmakta. Ve bu yazının konusu da bu kelimelerden biri olan, Multitasking.

Multitasking, İngilizce bilmeyen çoğu kişinin de aşina olduğu “multi” sıfatıyla başlamakta ve “tasking” kelimesiyle birleşip, “Bir Kelime Çok İşlem”li bir anlam kazanan bir kelime. Aslıyla bir teknik terimden evrilmiş bu birleşik kelime, kavram olarak aynı zamanda (t=sabit) birden çok farklı eylemi gerçekleştirebilmeyi işaret eder. Bir üst paragrafta tanımlamaya çalıştığım gibi, Türkçe’ye çoklu işlem olarak evrilmeye çalışılmış ama çoğu teknoloji kavramı gibi orjinal haliyle daha çok kullanılan bir kavram.

Daha fazla teknik detayla ilgilenmiyorsanız bir sonraki paragrafa devam edebilirsiniz. Göster kısmı ise biraz daha teknik detay içermektedir.

Göster »

Wikipedia ‘da “Multitasking” kavramı üç kırılımda incelenmiş:

Multitasking may refer to any of the following:

  • Computer multitasking – the apparent simultaneous performance of two or more tasks by a computer’s central processing unit
  • Media multitasking could involve using a computer, mp3, or any other form of media in conjunction with one another.
  • Human multitasking – The ability of a person to perform more than one task at the same time.

“Computer multitasking” kısmı kelimenin kaynağı olan teknik ve biraz da mesleki dikkati/ilgimi çeken bir konu. Aslında tek işlemcili mimarilerde, multitasking sadece biraz illüzyon ile CPU(işlemci)’daki işlemlerin (process) zaman ve öncelik sıralamasıyla kaynak planlaması yapması sonucunda sanki hep beraber yapıyormuş gibi gösterme tekniğidir. Multitasking, tek bir işlemcinin birden fazla işi yürütmesi iken Multiprocessing’te birden fazla cpu birden fazla işi yürütmektedir.Yani aslında multitasking’te cpu işleri sırayla yapar, işlerin yapılışında paralellik yoktur. Multiprocessing‘te ise gerçek anlamda birden fazla iş aynı anda yapılabilir.

Teknoloji bakış açısından biraz daha uzaklaştığımızda,  günlük hayatta çoğu zaman multitasking yaptığımızı farkedeceğiz. Özellikle teknolojinin gelişimiyle eş zamanlı olarak yapmaya yürütmeye çalıştığımız eylem sayımız arttı. Hatta yeni neslin bir önceki nesle göre daha iyi multitasking yeteneği olduğunu gösteren çeşitli araştırmalar da olmuş.

Aşağıdaki video bu konuyla ilgili:

Peki multitasking gerçekten işe yarıyor mu? Mashable’daki bir makale beni bu konu hakkında biraz daha kafa yormaya ve araştırmaya yöneltti.

Çoğumuz multitasking yeteneğimizle övünürüz ama genel olarak multitasking maalesef yapılan işlerin kalitesini düşürüyor ve toplam süreyi uzatıyormuş. ( Genel olarak diyorum, çünkü çoğu zihinsel mekanizmanın hala belirli bir oranda çözümlenebilmiş olması, bu gibi hallerde “genelde” ibaresini kaldırmamıza engel oluyor. )

Psychology Today‘de 30 Mart’ta yayınlanan makaleye göre, multitasking sadece iki koşul sağlandığı taktirde söz konusu olabilirmiş: Birincisi, yaptığımız eylemlerden biri odaklanmamızı gerektirmeyecek kadar özümsediğimiz bir eylem olmalı, ve ikincisi ise, eylemler beynin farklı bilgi işlem noktalarında işlenmeli.

Örneğin, enstrümantal diye sınıflandırabileceğimiz söz içermeyen müzikleri dinlerken aynı zamanda etkin bir biçimde okuma eylemini yerine getirebilirmişiz. Ama eğer dinlediğiniz müziğin sözleri de varsa, o zaman beynin bilgiyi işleme kapasitesi bir önceki örnekten daha düşük bir grafik sergiliyormuş. Bunun sebebi ise, her iki eylemin de beynin aynı bölgesinin işlemesini gerektiriyor olması.

Bu bakış açısından hareketle multitasking zihin için oldukça  zahmetli bir eylem, belki de imkansız! Yani bizim multitasking yaptığımızı söylememiz pek doğru değil. Eğer denemek isterseniz, test etmek son derece kolay:

Bu eylemleri aynı zamanda yapabiliyor musunuz? Telefonla konuşurken, maillerinizi okuyun, IM(Instant Message) gönderin ve YouTube’da popüler videolardan birini izleyin.

Peki yaptığımızı zannettiğimiz multitasking değil ama ne?

Bizim de yaptığımız, tek CPU’lu mimarilerde multitasking diye adlandırılan işlemden pek farklı değil. Yaptığımız; bir eylemi gerçekleştirirken onu bırakıp, bir diğerine geçmemiz ve sonra tekrar yaptığımız işleme geri dönmek, yani aynı zamanda birden çok eylem yaptığımızı sanarken aslında yaptığımız bir eylemden diğerine hızlıca geçebilmek. (Serial Tasking) (Hey, aslında bu da iyi bir yetenek, yani sanırım !? )

Serial Tasking ile Single Tasking yöntemi karşılaştırıldığı zaman ise, özellikle zor eylemlerde maalesef Serial Tasking’ yöntemiyle en az %40 oranında daha uzun zamana ihtiyaç duyulmuş. Bu da aslında birden fazla eyleme odaklanmak yerine, tek eyleme odaklanıp o eylemi tamamladıktan sonra başka işlemi geçmenin daha üretken ve daha etkili olduğunu gösteriyor.

Multitasking
Multitasking - Image from pureliteracy.com

Gündelik hayatta çok sık yapılan eylemlerle ilgili başka bir araştırmada ise, çocukların ödevlerini yaparken TV seyrediyorsa daha kötü performans sergilediği ortaya konulmuş. Aynı araştırmada, e-maillerini sıklıkla kontrol etmeyen çalışanların da daha etkili çalıştığı gözlenmiş.

Aleyhine bu kadar kanıt varken bile multitasking hakkında kesin hüküm verebilmek için henüz erken. Ama yine de bu araştırmaları da göz önünde bulundurup, tek eylem üzerine odaklanmayı deneyebilirsiniz. Böylece kendinizi daha az yorup, daha iyi işler ortaya koyabilme ihtimalini de test etmiş olursunuz. Tabii ne yaparsanız yapın, trafikte aşağıdaki videodaki şahıs gibi olayı uç noktalara sürüklemeyin!

 

Time Goes

Geçmiş Zaman Olur Ki

Zaman dediğimiz beyhude bir kavram. Hayatta zaman düzleminde ya da ilişkili düzlemlerde ilerlerken, en son neresinde bir dem es aldığınızı unutur hale geliyorsunuz.  İşte ben de uzun zamandır bu ruh haliyle, hayat meşgalesi demekten geri kalınmayacak bir düzende ilerlerken not düşmeyi unuttum bir yerlere. Çırağın o ne yaptığını bilmez edasıyla yeniden başlamam, harf harf düşürmeye kelamlarımı bu yüzdendir.

Uzun lafı kısası; geçmiş zaman olur ki diye andığım hatıralarımdaki köprülerin, altından da üstünden de çok sular aktı. Yaklaşık bir ay önce,  osmanbicakci.com‘da yapacağım bir dizi eylem öncesinde, işte tam da bu zaman aşımından dolayı bahar temizliği operasyonuna giriştim.

Operasyonun amacı, yapacağım bir dizi eylem öncesinde eski yazıların tozlu arşivlerdeki yerini alması ve gözden kaybedilmesiydi. Bu operasyon sırasında, ilk gönderimden başlayıp tüm kayıtlı gönderilerimi de tek tek okudum. (Eğer blog sahibiyseniz belli aralıklarla bu eylemi tekrarlamak hangi konularda ilerleme katettiğinizi görme konusunda yardımcı olabilir. )

Time Goes
Time Goes

Photo from http://barefootliam.deviantart.com

Bahar Temizliği Operasyonu

Bahar temizliği sırasında gönderileri okurken geçmişe doğru kısa bir yolculuk da yaptım işte satır araları:

  • Blog‘a ilk gönderiyi 2005 yılında (2005/10/14 tarihinde) girmiştim. Bu blog gönderisi oldukça kısa(20 kelime) bir giriş yazısıydı, ki o zamanlar bu tarzda giriş yapan tek ben değildim. İlk blog gönderimi okumak isteyenler aşağıdaki göster’e tıklayabilirler ancak çok da vakit kaybetmelerine gerek yok!

Göster »

Hani Cem Karaca’nın bir şarkısında geçer ya: “Bindik bir alamete,gideyoz kıyamete…” Benimki de o misal! Ne diyem gari(!):Haydi hayırlısı!!!

  • Bunun öncesinde hem Google’un Blogger altyapısında hem Microsoft’un MSN Spaces ortamında çeşitli blogvari girişimlerim de olmuştu. Ancak günümüz standartlarındaki ilk blog altyapım WordPress üzerindeydi. WordPress’in o zamanki versiyonu 1.5.3 idi.
  • Blog’un ilk alan adı aslında bir subdomain’di. Şimdilerde aktif olmayan Netcubix alan adı üzerinde,erkankavas.com‘un iştirakleriyle hayat bulmuştu.
  • 2006 yılının 25 Şubat’ında yine erkankavas.com‘un iştiraklerinden biri olan Mellek Hosting altyapısını kullanarak osmanbicakci.com alan adına taşındık. Mellek Hosting Media Temple’ın Dedicated Virtual Hosting servisini kullanarak hosting hizmeti sunuyordu.
  • Bu zaman zarfında blog’a hatırı sayılır miktarda trafik getiren kaynak/keyword ise İrem Yağcı ve Hayalet Sevgilim’di. O dönemde internette fenomen haline gelen,Hayal Et Sevgilim haliyle de anılan şarkı istemeden de olsa İrem’i uzun süre gündemde tutmuştu. İrem de çok vakit kaybetmeden ve fırsatı kaçırmadan tek albümlük tarih sahnesinde yerini 2006 yılında Avrupa Müzik bünyesinde çıkardığı albümle almıştı.
  • Blogun bir diğer trafik kaynağı ve  PageRank’ı yükselten içeriği ise, biraz da o zamanki bilinçsizlikle paylaşım amacıyla siteye eklenen şarkı sözleri ve linkleriydi. Bu kaynaklar gelen trafik, normal içerik trafiğini de arttırmış ve sitenin genel trafiği de haliyle birkaç katına çıkmıştı.
  • Sitenin bu dönemdeki (2006 yılı herhangi bir zaman aralığındaki 18 gönderi seçildi.) içeriği inceleyecek olursak 18 adet gönderinin dağılımı aşağıdaki şekildeydi. 

Blog İçerik Dağılımı

  • 2007 yılı ile birlikte gerek üniversite yaşamındaki yoğunluk, gerekse yavaş yavaş iş dünyası telaşı içine girmemden dolayı blogtaki gönderi grafiği azalışa geçti. 2008 yılı ile neredeyse de yok denilecek kadar azaldı. 2008 yılında sadece dört, 2009 yılında ise sadece üç blog gönderisinin bulunması da bu durumun kanıtı.
  • 2010 yılında ise iş hayatımdaki yoğun tempo ve akış arasında kaybettiğim ve unuttuğum çoğu şey arasında yerini aldı. Örneğin daha fazla vakit ayırabilmiş olmayı dilediğim bir diğer konuysa yine aynı dönemlerde ihmal ettiğim İtalyanca öğrenmek idi.
  • 2010 yılının son aylarında askerlik sebebiyle hayatıma ara verdim. O ara zaten ara halinde olan blog için pek hissedilebilir olmasa da benim için oldukça geniş bir aralık oldu. Aralık ayında başlayan bu aralık 2011 yılının Mayıs ayı ortalarında sona erdi.

Şimdi ise tüm bu satır aralarını okuyarak kendime öğretiler çıkarıyorum.

Biliyorum ki, bazı şeyler paylaştıkça,bölündükçe artar. Öğrenerek yeniden başlıyorum paylaşmaya… 

Karar mekanizması

Uzun zamandır karar veremediğim, elimden birşeylerin gelmediği ve sonucunu bir şekilde beklediğim konu sayısı oldukça arttı. Aslında şu an bu yazıyı yazıp yazmama konusunda bile kararsız kaldım. Hatta şu cümleden bir önceki cümleyi tamamen silmek üzereydim. 🙂


Düşündüğüm zaman tüm bu yaklaşım ve davranış biçimi, aşırıya kaçmadıkça saçma ve beklenmedik değil. Çoğu durumda sezgilerimiz ve karar verme yetimiz bir olsa bile, kararsızlık dediğimiz ara fazda kalıyoruz.

Peki karar verme eyleminde biz insanoğluları ne yapıyor ve nasıl davranıyor? İşte bu evre maalesef biraz karanlık, çünkü hem kişiden kişiye farklılık gösterebiliyor, hem de sonucunda ortaya çıkacak tablo aslında pek de gerçekçi bir tablo olmayabiliyor. En azından yukarıdaki gibi, uzay teknolojisi ile çalışan bir karar verme cihazınız yoksa…


Benim bu konuya merakım evvelden beri var olsa da, sürecin nasıl olduğuna dair esas bilgilenme halim Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi tarafından yayınlanan Jonah Lehrer’in “Karar Anı” kitabıyla başladı. (Bu arada kitabın orjinali ve çevirisi arasındaki kapak farkının sebebini de merak ediyorum.)

Bu kitap hakkında eğer fırsat bulabilirsem önümüzdeki dönemde sizlere ayrı bir yazı daha yazacağım.  Şimdi konumuza geri dönelim ve tam da yazmadan önce rastgeldiğim araştırmadan bir alıntı yapalım.

Göster »

Gelişim dönemleri içinde öğrenilmiş bir davranış olan (Osipov, 1999; Klayman, 1985) karar verme eylemi; karar verilmesi gereken bir durumun farkına varma ve durumu tanımlama, karar verilmesi gereken durum ile ilgili bilgi toplayarak seçenekleri belirleme, seçenekleri araştırma inceleme ve değerlendirme, birey yaşamı açısından en olumlu ve etkili sonuçlar doğuracak olan seçeneği tercih etme ve uygulamaya koyma, sonuçları değerlendirerek gerekirse yeniden seçim yapma ve yapılan seçimle ilgili yakın sosyal çevreden geribildirim alma gibi aşamalardan geçerek sergilenmektedir

(Germeijs ve Boeck, 2003; Marco, Hartung, Newman ve Parr, 2003; Gelatt, 1989). Karar verme süreci bir anlamda bireyin iç dünyasında denge sağlama süreci olarak görülebilir. Karar verme durumunda olan birey, hem iç dünyasına yönelik ihtiyaçlarını, hem de çevresel beklentileri karşılamaya ve doyurmaya yönelmektedir. Bunu yapabilmek için de bireyin kişisel ve çevresel kaynaklarını etkili ve olumlu bir şekilde kullanması gerekmektedir (Marco, Hartung, Newman ve Parr, 2003). Bir yaşantı ya da problem karşısında karar verme durumunda olan bireyler; sezgilerine dayanma, karar vermeyi erteleme, kaderci davranma, karar üzerinde aşırı düşünme ve zaman kaybetme, vereceği kararla ilgili sorumluluk ve risk almaktan kaçınma gibi stratejileri kullanabilmektedirler (Bowman, 1992). Bu  aşamada karar verme sürecinde bireysel farklılıklar ve öğrenilmiş beceriler devreye girmekte (Ferrari ve Dovidio, 2001) ve genel olarak aceleci-duygusal ya da bilgiye dayalı-akılcı karar verme şeklinde iki temel strateji ortaya çıkmaktadır (Mann, Harmoni ve Powers, 1989). Bu stratejilerin seçilişinde ve kullanılışında ise temel kişilik özellikleri, eğitim düzeyi, geçmiş yaşantılar ve alışkanlıklar etkili olmaktadır (Zakay, 1990). Bununla ilgili olarak yapılan bir araştırmada mantıklı karar verme stratejisi ile psikopatolojik belirtiler arasında negatif bir ilişki bulunduğu, içtepisel karar verme stratejisi ve kararsızlık ile psikopatolojik belirtiler arasında da pozitif bir ilişki olduğu (Alver, 2003) saptanmıştır.

Demek oluyor ki, aile eğitimi, sosyoekonomik durum, ailenin geçmişi ve benzeri birçok parametre karar verme sürecinde etkili oluyor. Bu parametreler de sanırım karar verme aşamasında veri havuzundaki bilgileri yorumlarken karar verici tarafından yorumlanıyor. Daha da ilginç kısmı ise, ne kadar farklı kararlar versek de, iki temel stratejinin bu kadar net bir şekilde belirlenebilir olması: Aceleci-Duygusal ve Bilgiye dayalı-Akılcı (Stratejilerin isimlendirmesi de bir o kadar ilgi çekici)

Hayatta vereceği kararların sorumluluğunu almaktan çekindiği için karar vermekten çekinen, rüzgarın estiği yöne gitmeye çalışan; dolayısıyla baktığı yön ve duruşu ile varlığını ve değerini ortaya koyamayan insanlarla karşılaşıyoruz. İlerleyen safhalarda kararsızlık haline bürünen bu davranış olguları ile yaşam bu tür kişilerin çevresindeki insanlar için oldukça zor olmalı.

Uzun lafın kısası, karar vermek hayattaki temel yaşam gerekliliklerinden biri iken, düşünmeden ve methodsuz yapıyor olmak beni ürkütmüyor değil. İlerleyen dönemde eğer fırsat bulabilirsem bu konuda biraz daha yazmak ve araştırmak istiyorum.

Kaynaklar:

Makalenin hepsini okumak isteyenler için kaynak

Karar Anı, Jonah Lehrer

Bir eski zaman masalı

Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde, zamanların en yavaş aktığı zamanlarda, uzak uzak diyarlarda bir kaplumbağa yaşarmış. Bu kaplumbağa biraz farklıymış yalnız türdeşlerinden…

Zaman farklı dedik ya, biraz garipmiş davranışları da varlıkların. Su tersine akarmış yokuşlara inat, balıklar suyu sevmez aksine yolda yürürlermiş. Eşekler ve atlar oturup tavla oynarmış boş vakitlerinde… Bir de kargalar varmış bu topraklar üstünde ama bu fasılda kendilerine hiç yer yok.

Vakit garip vakitmiş vesselam, zormuş anlamak o zamanda olmayanlara… Bu garip zaman topraklarında, gün olurmuş da; dalga geçerlermiş kaplumbağa ile… Laf atmalar, denizi dalgalandırmalar birbirini izlermiş de, tek bir cevap bile vermezmiş kaplumbağa. Susarmış, sessiz kalırmış. Tek yaptığı, o doğuştan yorgun görünen kafasını diğer yöne çevirmekmiş… Düzen yine aynı düzenmiş aslında, evvel evvel zaman ile pek farkı yokmuş şimdiki zamanın: “Sessiz kalan hep sessizliğe mahkummuş, ses çıkardıklarını zannedenlerin gözünde… Ses çıkaranlarsa hep baştacıymış sessizlikler arasında.”

Günlerden birgün, havanın pek bir aydınlık ve rüzgarın meltem yönünde poyraz gibi estiği bir zamanda; kaplumbağa bir rüyada görmüş kendini… Rüya bu ya, yağmur kendini toprağa dokunmaktan sakınmayıp, hızlı hızlı toprağa koşuyor, rüzgarsa kendi kuyruğunu yakalamaya çalışan kedi misali sağdan sola dönüyor, baş döndürecek gibi esiyormuş. İşte böyle bir havada kaplumbağa farketmiş ki, aslında kabuğu yok üzerinde… Bu kıyamet fırtınası ortamında tam da ihtiyacı olduğu halde, anadan doğma halinden bile daha beter olmuş, kendini çaresiz ve korunmasız hissetmiş. Tam o anda, diğerleri gelmiş aklına, ne oldular acaba diye düşünmeden edememiş.

Kaplumbağa bile daha insaflıymış zamane halinden… Haline bakmadan yürümeye çalışmış gittiği yeri tam göremeden… Birden farketmiş ki, ayakları daha hızlı atıyor her zamankinden. Her adım daha da ileri taşırken kaplumbağayı, birden durmuş yağmur, birden dinmiş rüzgar.

Toprak doymuş yağmuruna, rüzgar yakalamış kuyruğunu…

Kaplumbağa hızla ilerlerken güneş vurmuş üzerine, ısıtmış o güneşe mahrum tenini. Ama yakmamış güneş, incitmemiş ruhunu. Birden sesler duymuş kaplumbağa, tanıdık ama çıkaramamış ne söylediklerini.

Bakmış yüzlerine, yüzler tanıdık ama hatırlayamamış adlarını.

-Sonra demiş ki, “siz kimsiniz ve nasıl yaşarsınız hayatı, nasıl kurtardınız kendinizi fırtınadan diye?”

-Diğerleri anlamamışlar kaplumbağanın sözlerini, “neden ne demek” bile diyememişler çünkü bilmezlermiş soru sormayı.

Kaplumbağa da onların kendini anlamadığı sanmış, üzülmüş yine… Birden oradan ayrılacakken kendi gibi birine takılmış gözü… Ama sanki farklıymış biraz kendinden, sırtında ağır bir yük varmış gibi duruyormuş kaplumbağa. Kalın bir derisi sanki, kaplumbağanın olmayan kabuğuna benziyormuş… Elleri ve ayakları çok tanıdık gelmiş, yine de çok üstünde durmamış.

Tam çıkacakken, şeytan bir tohum atmış içine, belki o anlar seni diye…. Ona yaklaşınca o da kaplumbağa doğru gelmiş, sevinmiş bizimkisi, nihayet beni anlayacak biri diye… Tam ağzını açarken farketmiş ki, o da konuşacak aynı anda.. Bekle demiş kendi kendine, “bu kadar bekledin biraz daha bekle…”.

Bekledikçe çıt çıkmamış, en sonunda dayananamış kaplumbağa elini uzatmış merhaba demek için ama dokunabildiği sadece soğuk bir cam parçasıymış.

O an farketmiş ki aslında ne rüya rüyaymış, ne de gerçek sandığı gerçek…

Uyanmış uykusundan kaplumbağa. Uzun yıllardır derin derin uyuduğu uykusundan, rüyasından, korkularından uyanmış. Evvel zaman içinde de, evvel zamanı birşey sanan birileri varmış da uyanmış uykusundan.

Kaplumbağa erememiş belki muradına ama biz geldik sonuna. Evvel evvel zamandan beri kaplumbağaların yavaşlığının sebebi de buymuş, zamanın kıymetbilmezliğine inat yavaşlarmış. Yavaşladıkça uzamış hayatları da, onlar yine yavaşlarmış!