Öncelikle bu izlenim yazısı subjektif olacaktır uyarırım. İzlenim dediÄŸimiz kavramın öznelliÄŸi bir yana, esas öznellik Elif Åžafak’ın yazılarının hayranı olmamdan kaynaklanıyor! Üslübunun hoÅŸluÄŸu bir yana, seçtiÄŸi konuların güzelliÄŸi diÄŸer yana; benim açımdan en güzel olanı romanlarında belirgin sonların olmaması ve karakterlerini hayattan ödünç almış alması… Lafı fazla uzatmadan nacizane izlenimlerimi aktarayım sizlere.
Romanı elime almadan önce, kafamda soru işaretleri yok değildi.Konu olarak seçtiği başlık değil de, kadınların çercevesinden işlemesi korkutmuştu beni nedense. Belki de her dem rasyonel olmayışlarından(ki bu izlenim tecrübelere dayanmaktadır.) yakındığım karşı cinsin hakim olduğu romanın da bir nebze olsun rasyonellikten kopacağını düşündüm. Lakin ilk kelamları düşmeye başlayınca zihne, silindi bu tereddütler silsile şeklinde!
Bir varmış, bir yokmuş
Tanrı’nın mahlukları tahıl kadar çokmuÅŸ
Fazla konuÅŸmak günahmış…Â
Bir Türk masalına mukaddime
… ve bir Ermeni masalına
Roman; erkekleri apansız ve açıklamasız ölüveren, Türk Kazancı ailesiyle, zamanın evvelinde rüzgarla beraber sürüklenen Ermeni asıllı Amerikalı Çakmakçıyanların 90 yıla yayılan öyküsünü öyle dipten dibe öyle iç içe işliyor ki bırakmak istemedim kitabı elimden.
Romandaki karakterlerden, asabi ve kimi zaman isyankar Zeliha ve aynadaki aksi gibi olan kızı Asya; temelini oluÅŸturuyor romanın. Ne kadar temel olsalar da sadece onların etrafında dönmüyor romanın kurgusu. ArmanuÅŸ(nam-ı diÄŸer Amy) ise romanın araÅŸtırıcı, sorgulayıcı ve birleÅŸtirici öğesi bence. Temel olmasa da romanı destekleyen ana kolonlardan biri. Kazancı ailesi ile Çakmakçıyan ailesinin öyküsü, Amerikadaki vefasız Kazancı erkeÄŸi Mustafa ile Çakmakçıyan ailesinin eski gelini(Barsam Çakmakçıyan’ın eski eÅŸi) Rose’un evlenmesi ile kesiÅŸmiÅŸ gibi gözükse de ortak bir tarihe sahipler esasında hiç beklenmedik ÅŸekilde. Aslında ufak bir model bu, günümüz Türk-Ermeni iliÅŸkisine.GeçmiÅŸte beraber yaÅŸayanlar bir yana, apayrı bir grup daha var: İstanbul Ermenileri. Elif Şafak’ın deyimiyle arafta olanlar. BoÄŸazın havası ciÄŸerlerine temas eden, o havayı teneffüs edip de belki ilk aÅŸklarını İstanbul’da yaÅŸayanlar. Ne İstanbul’dan kopabilirler, ne de geçmiÅŸlerinden. Esasında en güzeli o belki de. Arafta olmak. Ne geçmiÅŸi unutmak,sahipsiz bırakmak; ne de körü körüne baÄŸlanıp geçmiÅŸe yıkılmaz setler çekmek geleceÄŸin önüne! Orta karar olması en güzeli!
Bir sağa savruldum, bir sola romanı okurken. Tahmin etmeye çalıştım bir sonraki adımı lakin çoğu zaman tutmadı tahminlerim. Klasikleşen roman işleyişinden uzak, akla yatkın bir yapı hissettim romanı okurken!
Ne kadar tercüme olsa da, Araf’tan farklı olarak buram buram Elif Åžafak kokuyordu cümle yapıları ve kelimeler. Bit Palas’taki havayı tekrar soluma imkanı buldum. Mutluyum bu sebeple. Elif Åžafak hangi dilde yazmış olursa olsun, önemli olan çevirmenin Elif Åžafak üslübunu yansıtmış olmasıydı! Zaten kitabın başında yazan, ” Orjinali İngilizce olan Baba ve Piç,Aslı Biçen tarafından TürkçeleÅŸtirilmiÅŸ, metne son hali yazar ve çevirmenin ortak çalışmasıyla verilmiÅŸtir.” açıklaması da beni haklı çıkarıyor sanırım.
EÄŸer toparlamam gerekirse; Elif Åžafak’ın yazılarının hoÅŸluÄŸunu bilenlerin zaten kitabı okuyacağını varsayarsam, o hoÅŸ yazılarla tanışmamış olanlara okumalarını tavsiye edeceÄŸim bu hoÅŸ eseri.