Fener
Karanlıktayım. Gözün gözü görmediÄŸi bir sis buhranında, yönümü bulmaya çalışıyorum. Bir ışık arıyorum, yolumu aydınlatacak. Lakin göremiyorum…
GittiÄŸim yerden dönüşüm de olsun diye, ekmek kırıntıları serpiyorum yere. KuÅŸlara yem olacağını bile bile…
An geliyor su dolu bir çukura giriyorum, çamur bulaşıyor üstüme. An geliyor bir kahpe taşı takılıp secde ediyorum belli belirsiz.
Tam o en kör, en belirsiz anında bir fener görüyorum uzakta. Önce çölde vaha gören bedevi zannediyorum kendimi. Sonra nedense; çölü çöl yapanın içinde, bir yerlerde saklı olan ab-ı hayat olduğunu hatırlıyorum.
Yaklaktıkça fenere bir dost yüzü görüyorum, aydınlıktan fenere doÄŸru yaklaÅŸan… Yüzü ferah, yüzü tanıdık. Bildik bir telaÅŸ okuyorum yüzünden. Karanlık korkusu sarmış ruhunu…
Aydınlıktan karanlığa düştüğü an gözleri kamaşıyor. Feneri görünce, bir “oh!” çekiyor o da! “Karanlıkta kalmaya muhtaç deÄŸilim.” diye düşünüyor. GittiÄŸi yere kadar aydınlık. “Mutlak karanlıktan iyidir!” diyor.
Karanlığın içinden çıkmadan dostumu düşünüyorum. Acaba o mu muhtaç o fenere yoksa ben mi? Karanlık, gün gelecek aydınlanacak diye beklerken, aydınlıktan gelene mi vermeli öncelik hakkını? Belki de geriye sadece alışkanlık kalıyor. Karanlığa alışan ruhun, aydınlığa karşı gösterdiği bağışıklık tepkisi belki. Kendinden öte, olanı biteni anlamamak isteyişimden belki de!
Belkilerden öte, nedenlerden ziyade; dostluk ağır basıyor. Kendimi belli etmeden seyrediyorum dostumun feneri alıp yola devam etmesini. Üstüme doÄŸacak güneÅŸi beklemek niyetiyle. “Gün gelecek, gün doÄŸacak, güneÅŸ bir gün elbet gelecek!” diyerek kapatıyorum gözlerimi karanlığa…Â