Bir eski zaman masalı

Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde, zamanların en yavaş aktığı zamanlarda, uzak uzak diyarlarda bir kaplumbağa yaşarmış. Bu kaplumbağa biraz farklıymış yalnız türdeşlerinden…

Zaman farklı dedik ya, biraz garipmiş davranışları da varlıkların. Su tersine akarmış yokuşlara inat, balıklar suyu sevmez aksine yolda yürürlermiş. Eşekler ve atlar oturup tavla oynarmış boş vakitlerinde… Bir de kargalar varmış bu topraklar üstünde ama bu fasılda kendilerine hiç yer yok.

Vakit garip vakitmiş vesselam, zormuş anlamak o zamanda olmayanlara… Bu garip zaman topraklarında, gün olurmuş da; dalga geçerlermiş kaplumbağa ile… Laf atmalar, denizi dalgalandırmalar birbirini izlermiş de, tek bir cevap bile vermezmiş kaplumbağa. Susarmış, sessiz kalırmış. Tek yaptığı, o doğuştan yorgun görünen kafasını diğer yöne çevirmekmiş… Düzen yine aynı düzenmiş aslında, evvel evvel zaman ile pek farkı yokmuş şimdiki zamanın: “Sessiz kalan hep sessizliğe mahkummuş, ses çıkardıklarını zannedenlerin gözünde… Ses çıkaranlarsa hep baştacıymış sessizlikler arasında.”

Günlerden birgün, havanın pek bir aydınlık ve rüzgarın meltem yönünde poyraz gibi estiği bir zamanda; kaplumbağa bir rüyada görmüş kendini… Rüya bu ya, yağmur kendini toprağa dokunmaktan sakınmayıp, hızlı hızlı toprağa koşuyor, rüzgarsa kendi kuyruğunu yakalamaya çalışan kedi misali sağdan sola dönüyor, baş döndürecek gibi esiyormuş. İşte böyle bir havada kaplumbağa farketmiş ki, aslında kabuğu yok üzerinde… Bu kıyamet fırtınası ortamında tam da ihtiyacı olduğu halde, anadan doğma halinden bile daha beter olmuş, kendini çaresiz ve korunmasız hissetmiş. Tam o anda, diğerleri gelmiş aklına, ne oldular acaba diye düşünmeden edememiş.

Kaplumbağa bile daha insaflıymış zamane halinden… Haline bakmadan yürümeye çalışmış gittiği yeri tam göremeden… Birden farketmiş ki, ayakları daha hızlı atıyor her zamankinden. Her adım daha da ileri taşırken kaplumbağayı, birden durmuş yağmur, birden dinmiş rüzgar.

Toprak doymuş yağmuruna, rüzgar yakalamış kuyruğunu…

Kaplumbağa hızla ilerlerken güneş vurmuş üzerine, ısıtmış o güneşe mahrum tenini. Ama yakmamış güneş, incitmemiş ruhunu. Birden sesler duymuş kaplumbağa, tanıdık ama çıkaramamış ne söylediklerini.

Bakmış yüzlerine, yüzler tanıdık ama hatırlayamamış adlarını.

-Sonra demiş ki, “siz kimsiniz ve nasıl yaşarsınız hayatı, nasıl kurtardınız kendinizi fırtınadan diye?”

-Diğerleri anlamamışlar kaplumbağanın sözlerini, “neden ne demek” bile diyememişler çünkü bilmezlermiş soru sormayı.

Kaplumbağa da onların kendini anlamadığı sanmış, üzülmüş yine… Birden oradan ayrılacakken kendi gibi birine takılmış gözü… Ama sanki farklıymış biraz kendinden, sırtında ağır bir yük varmış gibi duruyormuş kaplumbağa. Kalın bir derisi sanki, kaplumbağanın olmayan kabuğuna benziyormuş… Elleri ve ayakları çok tanıdık gelmiş, yine de çok üstünde durmamış.

Tam çıkacakken, şeytan bir tohum atmış içine, belki o anlar seni diye…. Ona yaklaşınca o da kaplumbağa doğru gelmiş, sevinmiş bizimkisi, nihayet beni anlayacak biri diye… Tam ağzını açarken farketmiş ki, o da konuşacak aynı anda.. Bekle demiş kendi kendine, “bu kadar bekledin biraz daha bekle…”.

Bekledikçe çıt çıkmamış, en sonunda dayananamış kaplumbağa elini uzatmış merhaba demek için ama dokunabildiği sadece soğuk bir cam parçasıymış.

O an farketmiş ki aslında ne rüya rüyaymış, ne de gerçek sandığı gerçek…

Uyanmış uykusundan kaplumbağa. Uzun yıllardır derin derin uyuduğu uykusundan, rüyasından, korkularından uyanmış. Evvel zaman içinde de, evvel zamanı birşey sanan birileri varmış da uyanmış uykusundan.

Kaplumbağa erememiş belki muradına ama biz geldik sonuna. Evvel evvel zamandan beri kaplumbağaların yavaşlığının sebebi de buymuş, zamanın kıymetbilmezliğine inat yavaşlarmış. Yavaşladıkça uzamış hayatları da, onlar yine yavaşlarmış!

Share